Marmara Üniversitesinin Göztepe kampüsünde konservatuvar öğrencileri dışında herkes için sıradan bir sabahtı. Yemekhane görevlileri çöp konteynırlarını toplama alanlarına sürüklüyor, binalara doğru yürüyen öğrenciler telaşla derslerine yetişmeye çalışıyor, binaları terk edenler ise hiç düşünmeden -neredeyse otomatik bir şekilde- kampüsün çıkış kapısına yöneliyordu.

İş düzenini kanıksamış akademisyenlerden bazıları, kendilerine ayrılmış otoparktan yararlanmak için arabalarını ders verecekleri fakülte binalarına doğru sürüyorlardı. Monotonluktan bunalmış ve tekdüze alışkanlıklara direnmeye çalışan bazı akademisyenler ise bir farklılık görmek umuduyla arabalarını dışarıda bırakıyorlar ve binalarına girmeden önce biraz yürümeyi tercih ediyorlardı.

Ben de bir farklılık arayanlardandım ve çoğunluğun aksine varacağım yere hemen varmak için telaş etmez, kampüs içinde hep salına salına yürürdüm. O sabah, keskin kulaklarımın farklılığı ayırt etmesi zor olmadı. Farklılık, ta uzaklardan beni kendisine doğru çekiyordu.

Kalabalıktan ayrılan küçük bir azınlık da -yürümeyi tercih etmiş akademisyenler ve bir avuç öğrenci- benimle beraber farklılığın kaynağına çekiliyordu. Hepimizi ağına düşüren ses, bir Chopin prelüdünden başkası değildi. Kimimiz bunu biliyor, kimimiz bilmiyorduk.

Bir konservatuvar öğrencisi amfi tiyatronun gösterişsiz sahnesinde piyanosunun başına geçmiş, gözlerini kapatmış, çalıyordu. Tiyatronun etrafına yavaş yavaş toplanmakta olan bizler, hayran hayran onu seyrediyorduk. Genç piyanist; çevresinden etkilenmeyeceği bir yerde, onu dinleyen insanlardan azade gibiydi. Bir başka alemde, mesela Chopin’in yanında yahut ıssız kırların ardında, rüzgarın okşadığı çayırlardaydı.

Ona baktıkça bakasınız, onu dinledikçe dinleyesiniz geliyordu. Bedeninin etrafında oluşan büyülü atmosfer; durup da seyretmeye vakti olanlara doğru genişliyor, onları sarıyordu. Büyünün sardıkları, sanki piyanistle aynı rüyayı paylaşabiliyordu. Ben, orada; gözleri kapalı bir insanın gözlerinin ardındaki resmi görebiliyordum. O nereye bakarsa oraya bakıyor, tenimde bir esinti hissediyordum.

Bir anlığına, hepimiz aynı yerdeydik: Gerçeküstü bir zamanda. Ne ders, ne öğrenciler, ne öğretmenler ne de sorumluluklarımız aklımızdaydı. Öncesi olmayan bir sonsuzluğun içine misafir olmuştuk adeta. Öteden beri huzurlu olan bu diyarda, hep öyleymişiz gibi huzura kavuşmuştuk. Bu ortaklık… Böylesine bütün olmayı nasıl becermiş, aynı anda hareket etmeyi ne zaman öğrenmiştik? O çatışmalar, uyuşmazlıklarımız ve baş ağrıtan anlaşmazlıklar yok olabiliyor muydu öylece, bir piyanist sayesinde? Demek uyumlu olabiliyorduk öyle mi? Demek insan, insanın kurdu olduğu kadar yurdu da olabiliyordu.

Sonra piyanist; sakince bitirdi ayini, piyano piyano. Gözlerini açtı. Mutluydu, gülümsüyordu. Az önce gördüklerini unutacağa benzemiyordu.

Biz de gülümsüyorduk. Sanki anlaşmışız gibi birbirimize bakıyor; bakışlarımızla sırrı bir diğerine, ötekine, ötelere iletiyorduk: Klasik müzik, götürür insanı, insanlığın olduğu yere.

(Visited 271 times, 1 visits today)
+ Diğer Yazıları